
Koridordan çıkıp bekleme odasına her gelişimde
aynı sessizliğin içine düşüyordum.
Burası ne tam bir oda,
ne de dışarıya karışabileceğin bir yerdi.
İkisinin arasında kalan,
insanı askıda bırakan bir duraktı.
Hastanenin o katında küçük bir bekleme odası vardı;
bazen mecburen oturuyordum,
bazen de sadece nefes alabilmek için.
Koltuklar hep aynı yerde,
pencereden içeri nötr bir gün ışığı,
duvarda uzaktan gelen bir tik tak…
Zaman burada ne hızlanıyor ne de geçiyordu.
Sanki olduğu yerde duruyor
ve insanı kendisiyle baş başa bırakıyordu.
Bekleme odasında,
insan tuhaf bir biçimde kendi içine açılıyor.
Kimseyi aramak istemiyorsun,
telefon eline ağır geliyor,
yapacak bir şey bulsan bile için gitmiyor.
Sessizlik, insanı o kadar yakından takip ediyor ki
kaçacak bir yer kalmıyor.
O günlerde,
bu odada birkaç dakikalığına nefes almayı öğreniyordum.
İçeride devam eden sürece yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Dışarıyla içim arasında tek geçiş noktası burasıydı.
Ne geçmişi düşünecek hâlim vardı
ne de geleceğe dair bir cümle kuracak gücüm.
Sadece oturuyordum.
Sanki bir şey çözmeden de,
bir şeye tutunmadan da
insanın bir yerde kalmasının kendine göre bir anlamı varmış gibi.
Bazen pencereden gelen ışık
koltuğun kenarına vuruyordu.
O küçük aydınlık,
tam olduğum yerde kalmam gerektiğini fısıldayan bir işaret gibiydi.
İnsan, bekleme odalarında
asıl beklediği şeyden çok
kendisiyle karşılaşıyor aslında.
Kasım boyunca bu odadan çok geçtim.
Her gelişimde başka bir hâlim vardı:
yorgun, endişeli, sakin, teslim…
Ama odanın hâli hiç değişmedi.
Belki de iyi olan buydu.
Bir şeyler yerinde duruyordu.
Ve belki okurken
senin hayatında da böyle bekleme odaları vardır;
dışarıyla içini birbirine bağlayan
küçük, sessiz duraklar.








