
Birkaç ay önce Kuzguncuk’a gittim. Bayram tatiline denk geldiği için sokaklar kalabalıktı. Ama beni rahatsız eden şey kalabalığın kendisi değildi. Daha çok, insanların yalnızca fotoğraf çekmek için orada olmasıydı. Yaş fark etmeksizin herkes, belki de bir daha asla bakmayacağı köşelerin fotoğrafını çekiyordu.
O an fark ettim: biz artık bakmak için değil, kaydetmek için geziyoruz. Görmekse — gerçekten görmek — geri planda kaldı.
Bu gözlemi yazarken kendimi dışarıda bırakmak istemem. Çünkü bir dönem ben de öyleydim. Gittiğim yerleri yaşamak yerine kaydetmeye çalıştım. Çektiğim fotoğrafların çoğuna bir daha bakmadım bile. Şimdi geriye dönüp düşündüğümde elimde kalan şeyin yaşanmışlık değil, yalnızca yüzeysel izler olduğunu görüyorum.
John Berger, Görme Biçimleri kitabında, görmenin yalnızca gözle değil; kültürle, alışkanlıklarla ve dünyayla kurduğumuz ilişkiyle şekillendiğini söyler. Ona göre “Yalnızca baktığımızı görürüz; çünkü bakmak bir seçim eylemidir.”
Bugün bu seçme eylemi çoğu zaman elimizden alınmış gibi. Elimizde telefonlarla sürekli fotoğraf çekmemiz, bakışımızı kendimiz için değil, başkalarının gözüne göre ayarladığımızın bir göstergesi. Sosyal medyanın kurduğu bu yeni oyunda görmek neredeyse hiç teşvik edilmiyor. Bir yerde olmanın kanıtı bir kareye sıkıştırılıyor. “Oradaydım” demek için bir fotoğraf yetiyor.
Elbette fotoğraflar da önemli. Bir anı tutmanın, geçmişe dokunmanın yollarından biri. Ama yalnızca fotoğraf meselesine odaklandığımızda, o anın kendisi yavaş yavaş elimizden kayıyor.
Geriye dönüp baktığımda, bana en çok kalan şeyler fotoğraflar değil:
Bir sokakta oturup insanların geçişini izlemek,
Uzun süre hiç konuşmadan bir denize bakmak,
Rüzgârın bir anlığına yön değiştirdiği sessiz bir köşede durmak…
Bunlar telefonun hafızasında değil, zihnimde ve kalbimde yer ediyor.
Belki de bugünün en radikal eylemi, gerçekten görmektir.
Çünkü görmek, yaşadığımızı hatırlamanın en sessiz yolu.
Sen en son neyi gerçekten gördün, kaydetmeden?
Okudukların hoşuna gittiyse, abone ol ve devam edelim.