
Yerleşemiyorum.
Yine…
Bir süredir bu kelimeyi kafamın içinde evirip çeviriyorum. Yer-leş-mek.
İnsan bir kelimeyi çok düşününce anlamını kaybediyor bazen.
Bir süre sonra sadece sesi kalıyor.
Yerleşmek.
Karşı apartmanın birinci katına birkaç ay önce birileri taşındı.
Uzun süre perde takmadılar. Evde hayat vardı aslında. Akşamları ışık yanıyordu.
Balkonda çamaşırlar asılıydı. Pencere bazen açıktı. Ama perdeler yoktu.
Bir ara kendi kendime, “Henüz yerleşemediler herhalde,” dediğimi hatırlıyorum.
Sonra düşündüm. Bunu neye göre söylediğimi bilmiyordum.
Birilerinin yerleşip yerleşmediğini perdeye bakarak nasıl anlayabilir ki insan?
Demek ki ben de yerleşmeyi böyle bir şey sanıyorum.
Perde takmak gibi.
Bir ara şunu düşündüm:
Ben yerleştim mi? Bu soruyu sevmedim. Çünkü cevabını bilmiyorum.
Evdeki kitapların yerini biliyorum. Kupaların da..
Nova’nın gün içinde en çok hangi koltukta uyuduğunu da biliyorum.
Ama insan bunları biliyor diye yerleşmiş mi oluyor?
Sanmıyorum.
Belki de bu yüzden bir süredir bununla uğraşıyorum.
Bazen evle ilgili sanıyorum.
Bazen henüz gelmemiş bir hayatla.
Sonra dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum.
Taşınan sadece insan olmuyor çünkü.
Bekleyişlerini ve korkularını da beraberinde götürüyor.
Belki de bu yüzden yerleşmek düşündüğüm kadar dışarıda olan bir şey değil.
Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nda yazdığı bir cümle geliyor aklıma:
“Kendimi kendimden forsepsle koparmak zorunda kaldım.”
Yerleşmek sakin bir kelime gibi geliyor kulağa.
Oysa bazen önce sökülmek gerekiyor.
İnsan yıllarca onu ayakta tutan acelelerden, alışkanlıklardan, sürekli bir sonraki
ihtimali düşünen taraflarından ayrılmak zorunda kalıyor.
Belki de bu yüzden yerleşmek, bir yere varmak kadar bir şeylerden vazgeçmekle ilgili.
Henüz yaşanmamış hayatların içinde yaşamaktan.
Sürekli başka bir ihtimali kollamaktan.
Kendini hep biraz sonra başlayacak bir şeyin eşiğinde tutmaktan.
En zor kısmı da bu galiba.
Çünkü bazen yerleşmek bir yere ulaşmak değil de
Kendinden kaçmayı bırakmak değil mi?