
Yürürken fark ettim.
Hiçbir yere yetişmem gerekmiyordu.
Adımlarım yavaştı. Etrafa bakıyordum. Aynı sokak, aynı binalar… ama ilk kez görüyormuşum gibi.
O an şunu fark ettim:
Hayat yavaşlamamıştı. Ben yavaşlamıştım.
Garip olan şu:
Zaman değişmeyince bile, yaşanan şey değişebiliyordu.
O yüzden bir süredir şu soru aklımda:
Hayatın gerçekten bir ritmi var mı, yoksa biz mi ona bir hız dayatıyoruz?
Çoğu zaman hayatın hızlandığını düşünüyoruz. Günler birbirine karışıyor, yapılacaklar artıyor. Sanki biraz yavaşlasak geride kalacakmışız gibi hissediyoruz.
Ama belki de mesele bu değil.
Belki de biz, her şeyi aynı hızda yaşamaya çalışıyoruz.
Oysa hayat öyle işlemiyor.
Bir bitkiyi düşün.
Toprağa bıraktığın tohum ertesi gün filiz vermez. Zorlasan da vermez. Hızlandıramazsın. Onun bir zamanı vardır; o zaman geldiğinde büyür.
İnsan da biraz böyle.
Bazı kararlar hemen verilir.
Bazıları ise bekler.
İçeride ağırlaşır, sessizleşir, olgunlaşır. Dışarıdan bakınca “hiçbir şey olmuyor” gibi görünür. Oysa en önemli şey tam o sırada oluyordur.
Ve bence asıl hatayı burada yapıyoruz.
Her şeyi hızlandırmaya çalışırken, bazı şeylerin ancak yavaşlayınca mümkün olduğunu unutuyoruz.
Belki de sorun hayatın hızlanması değil.
Belki de ben, yavaşlamaya tahammül edemiyorum.
Çünkü yavaşladığımda bir boşluk açılıyor.
Ve o boşlukta kalmak sandığım kadar kolay değil.
Bazen bu yüzden yeniden hızlanıyorum.
Yapılacak bir şey bulmak, o boşlukta kalmaktan daha kolay geliyor.
Ama o boşluk kapanmıyor. Sadece erteleniyor.
Belki de hayatın ritmini bulmak diye bir şey yok.
Belki mesele şu:
Her şeyin aynı anda, aynı hızda ilerlemeyeceğini kabul etmek.
Bazı şeyler hızla olur.
Bazıları ise bekler.
Ve o bekleyen şeyler, genelde en çok ihtiyacımız olanlardır.
Şimdi asıl soru şu sevgili okur:
Gerçekten hayatın ritmine mi uyum sağlıyorsun,
yoksa sadece yavaşlamamak için sürekli hız mı yapıyorsun?